Whitestone's Diaries

Bok bir dışkı değil, bir yaşam şeklinin minimalize edilmiş halidir.

36 notes

Ayan'ın Beyan'ı

dilinekurban:

korsanlokanta:

İlk anda aklıma gelen konu başlıklarını, karşılarına mevcut hükümetin yorumlarını yazdım. Kişisel olarak ne kendi yorumumu kattım ne de ironik bir şeyler karaladım. Sadece egemenlerin görüşlerini yansıtmaya çalıştım.

Sezaryen: Doktorlar için daha çok para kazanmanın bir yolu. Hem hiç sağlıklı da değil. 2 çocuktan fazlası yapılamaz.

Kürtaj: Cinayet. Ha doğunca öldürmüşsün ha karnında.

Tecavüz: Kötü bir durum ama böyle anlarda tecavüzcü ile evlenilebilir. Yok kişi bunu istemezse o çocuğa zaten devlet baba bakar.

Grev: Grev kötüye kullanılmamalıdır. Bedeli millet öder. Yasaklanmalıdır.

Maaş Zammı: Memura zam yaparsak bunun faturasını millet öder, olmaz.

Tüketim/Hizmet Zammı: Serbest piyasa ekonomisinin gereğidir. eğer zam çok geldiyse az tüketilmelidir.

Öğretmenler: Çok tatil yapıyorlar. Haftalık çalışma süreleri az. Acaba aldıkları parayı hakediyorlar mı?

Doktorlar: Tüccarlıklarına son verdik.

Tüccar: Anadolu kaplanları.

Tutuklu Gazeteciler: Hemen hemen hepsi tecavüz, terör, hırsızlık gibi suçlarla yargılanmaktadırlar.

Tasmalı Gazeteciler: Adam olmalılar.

Karikatüristler: Hadlerini bilmemeliler. Tazminat davası açmak yetmez; kamuoyu baskısını üzerlerinde hissetmelidirler.

Din: Milleti birarada tutar.

KCK: PKK’nin uzantısı.

BDP: KCK’nın uzantısı.

Sanat: Halk için yapılmalı. Ahlaksız olmamalı.

Ressam: Paletini terörize hale getirmemeli.

Heykel: Ucube olmamalı.

Tiyatrocu: Devlete para kazandırmalı. Yan gelip yatmamalı. 

Özel Sektör: Teşvik edilmeli.

Kamu İştirakleri: Özelleştirilmeli.

Kürt Sorunu: Bizim dönemimizde bitti. Hortlatılmamalı.

1915 Olayları: Hani, nerede?

Hocalı Olayları: İntikamı alınmalı.

Uludere Katliamı: Tazminat ödemesi yapıldı. Daha ne?

Dersim Katliamı: Özür dileriz. Ama sadece özür dileriz; kimse bizden daha fazlasını beklemesin.

Kıbrıs: Gerekirse anavatana katarız.

Suriye: Gerekirse gireriz.

Avrupa Birliği: İçişlerimize kimse karışamaz.

İsrail: Haddini bilmeli.

Fransa: Bu ülkeye gidip soykırımı inkar edeceğiz. Öte yandan Anayasa Mahkemeleri doğru olanı yapmıştır.

CHP: Bürokratik oligarşinin kalesi, anayasa mahkemesi yalaması.

Futbolda Şike 2011: Üzerine gidilmeli. Kim yaptıysa cezalandırılmalı.

Futbolda Şike 2012: Kişilerin yaptığı suçlar kurumsal yapıları bağlamamalı.

Şeffaflık: Herkes kanun önünde hesap verebilir olmalı.

MİT Başkanı: Savcılar Mit görevlilerini zırt pırt ifadeye çağırmamalı. Bunun önlemini alacağız.

12 Eylül: Tüm kalıntılarını yok edeceğiz.

Seçim Barajı: Gereklidir. Azınlığın çoğunluğa zulm yaşattığı günlere geri döndürmeyeceğiz. 

1 Mayıs 2006: İzin vermeyeceğiz.

1 Mayıs 2012: Bizim sayemizde alanlarda kutlanıyor.

Genelkurmay Başkanlarının Askeri Konular Dışında Yorum Yapması: Bunlara artık izin vermeyeceğiz. Türkiye eskisi gibi askerî vesayetin hüküm sürdüğü bir yer değil.

Necdet Özel’in Askeri Konular Dışında Yorum Yapması: Bizce az bile demiştir. Kendisine tavsiyem tazminat davası açmasıdır.

Yumurta Atan Öğrenci: Öğrencilikle ilgisi yoktur.

Poşu Takan Öğrenci: Terör zanlısıdır.

Ergenekon Davası: Bırakınız yargı işini yapsın.

Deniz Feneri Davası: Bırakınız HSYK işini yapsın.

OF YAZMAKTAN YORULDUM…

En iyisi finali Martin Niemöller’in sözleri ile bitirmek:

önce yahudiler için geldiler,

sesimi çıkarmadım, çünkü ben yahudi değildim.

sonra komünistler icin geldiler,

sesimi çıkarmadım çünkü komünist değildim.

sonra sendikacılar için geldiler,

     sendıkacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım

… sonra benim için geldiler

kimse sesini çıkaramadı…

çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı

(Başar - korsanlokanta)

5 notes

Pardon?

MHP Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, Star TV’de yayınlanan Behzat Ç. isimli diziyi bir soru önergesiyle TBMM gündemine taşıdı. Belen önergesinde Şahin’e, dizide polis rolü yapan, dolayısıyla dizinde devleti temsil eden karakterlerin, görev esnasında alkol aldığını, evli olmadıkları halde beraber yaşadıklarını ve Türk aile yaşam kurallarına uygun olmayan davranışlar sergilediklerini belirterek, “Bakanlığınız bu dizi hakkında herhangi bir inceleme yapmayı düşünüyor mu?” diye sordu.

Mecliste bu konu hakkında 3 şikayet dilekçesinin bulunduğu ve daha önce yapıldığı gibi yine Behzat Ç.’ye ceza verilmesi için hükümetin düğmeye bastığı açıklandı.

-Milliyet

  • Alkol kullanarak polis rolü yapan oyuncular devleti kötü şekilde temsil ediyorsa, şiddet uygulayan gerçek polisler kimi temsil ediyor ve neden devleti temsil etmiyorlar?
  • Evli olmayan iki yetişkin insanın kendi rızalarıyla aynı evde yaşama haklarını hangi toplum, ne hakla yargılayabilir? 
  • “Türk Aile Yapısı”nı belirleyen bir kurallar kitapçığı mı var ki insanları bu konuda sınıflandırıp, uygunsuz davranışlar sergilediği kanısına varabiliyorsunuz?
  • Bir Savcı ile bir polisin aşk yaşaması, aynı evde yaşaması ve hatta sevişmesi neden yanlış görülüp, makamlar arası uygunsuzluk olarak değerlendiriliyor? Sevmenin, aşık olmanın veya evlenmenin makama göre ayrımı mı var?
  • Sevgi her şeyin üzerinde değil midir? 

Ben yanlış mı yetiştirildim?

7 notes

Dün gece.

Annem:
Ay uykum geldi.
Ben:
E git uyuuu.
Annem:
Hadi uyuyalım.
Ben:
Ya uykun varsa git sen uyu anne, niye uyumuyorsun?
Annem:
Sizi bekliyorum.
Ben:
Niye bekliyorsun? Yani bir insan uykusu geldiğinde uyumak için neden bir başkasını bekler?
Annem:
Anneyim ben bekliyorum sizi işte.
Ben:
Niye bekliyorsun kadın? Uykun varsa gider uyursun. Benim uykum geldiğinde de ben uyurum. Babamın uykusu varsa o uyur. Eğer isterseniz gider birlikte uyursunuz. Ya da herkesin aynı anda uykusu gelince aynı anda uyur. Of. Lan. Deli ettin beni! Uyuyorum ben, oturun siz!!!
Annem:
Hadi uyuyalım.

6 notes

Nasıl olduğunu hatırlıyorum. Neler olduğunu. Neyin sebep olduğunu. Ve ‘Kader’in ince hesaplarının ne denli önemli olduğunu…

11.05.2012-Cuma

Monoton bir iş günün son saati gelmişken yine kararsızca Yalova’ya, ailemin yanına gidip gitmemek arasında dolanıyordum. Haftasonu iş arkadaşlarımla veya tek başıma yapabileceğim aktiviteleri gözden geçirip, öte taraftan işe girdiğim günden bu yana her haftasonu olduğu gibi ailemle olma düşüncesi arasında gidip geliyordum.

Mesai bitimine yarım saat kala yine ailemin yanına gitmeye karar vermiş ve sonrasında bilindik bir koşturmaca ile otogara ve oradan Yalova’ya gitmiştim.

12.05.2012-Cumartesi

Sabahın saat 10’unda annemin bilindik seslenişiyle yatağımdan kalkarak lavaboda elimi yüzümü yıkayıp, kahvaltı masasına oturdum. Yine klasik bir aile kahvaltısı, şakalar, komiklikler, espriler…

Saat 12:00 civarı kahvaltımızı bitirmiş, kız kardeşim ve annem tarafından sofra kaldırılmış ve salonda sohbet ediyorduk. Tabi ki konu şampiyonun belirleneceği, haftalardır iple çektiğimiz Fenerbahçe-Galatasaray derbisiydi ve olası sonuçları tartışıyorduk ki her ne kadar kronik Fenerbahçeli olsak da hakim görüş Galatasaray’ın şampiyon olacağıydı.

Cumartesi günleri Yalova’da pazar kurulur. Tam eskiden oturduğumuz, İDO’nun karşısında bulunan on katlı binaların olduğu sokaklar alabildiğince pazar tezgahları ve bağıran emekçilerle dolar. O gün de annem, erkek kardeşim ve anneannem pazar alışverişi yapıp, gezmek için öğlen 13:00 civarı evden ayrılmak üzere hazırlandılar. Babam kahvaltıda iken giyinmiş onları bekliyordu fakat o an geldiğinde baş ağrısının olduğunu ve migrene çevirmesinden korktuğunu söyleyerek evden çıkmayıp dinleneceğini söyledi ve yukarı kattaki odasına eşofmanlarını giymek üzere çıkarken ben de onun ardından uzanmak için evin çatı katında olan odama çıktım.

Nasıl olduğunu hatırlıyorum. Ne olduğunu. Kız kardeşimin çığlığını ve ardından bana seslenmek için bütün nefesini nasıl tükettiğini.

Normal zamanda yatağımdan kalktıktan sonra evin girişine yani üç kat aşağı inmem yaklaşık iki dakikamı alırdı ancak o an üç saniyeden fazla sürmediğine yemin edebilirim. Telefonumu cebime attıktan sonra ara katta bulunan merdivenleri inmek yerine merdiven boşluğundan kendimi önce bir alt kata, ardından aynı boşluktan giriş katına bıraktığımı hatırlıyorum.

“Burak abi yetiş! Babamın başına bir şey düştü!”

Beni endişelendiren bu cümlesi değildi. En üst kata kadar ulaşan ve koşmayan bir insanın nefes nefese kaldığını anlamamı sağlayan çığlığıydı.

Evimizin kapısı yer seviyesinden yaklaşık üç metre yukarıdadır. Kapıdan kendimi dışarı attığımda babamın yan villadaki komşumuzun kaldırımının üzerinde oturduğunu; başının, sweetinin ve etrafın tamamen kendi kanıyla dolduğunu gördüm. Ellerini alnının üzerine koymuş, başını öne doğru eğerek var gücüyle bölgeye bastırıyor, elindeki ufak havluyla kanamayı engellemeye çalışıyordu.

Merdivenlerden yine inemedim, aşağı atladım. Ellerinin arasındaki havluyu yarasına bastırırken kana doymuş olan havlunun yerine kız kardeşimden yeni bir havlu getirmesini ve 112’yi arayarak telefonu bana vermesini söyleyip arabalarının evin önünde olduğunu görünce komşumuza haber vermek üzere evlerinin kapısına yöneldim.

Söylediğim gibi yapıp 112’yi arayan kız kardeşim göz yaşları içinde telefonu koşarak ban uzattığında ne diyeceğimi ilk anda bilemedim, panik yapmıştım. Gözlerimi kapayıp, içimden üçe kadar saydım ve ambulansı çağırdım.

Kapıyı yumrukluyor, tekmeliyor, parçalarcasına zile basıyordum ancak içeriden herhangi bir ses gelmiyordu. Gelen elektrik süpürgesi sesini işittiğimde sebebini anladım. Fakat aynı zamanda bir çim biçme makinasından da ses geliyordu ve bahçelerine atladım.

“Turan abi yetiş, babam yaralandı.”

“Ne! Ne oldu? Nerede?”

“Ambulans çağırdım, yardım et kapıya taşımalıyız.”

“Ambulans geç gelir, arabayla götürelim.” Arabasının anahtarını almak üzere evine girmişti bile…

O evin kapısından içeri girerken aklıma yaraya hiç bakmadığım geldi. Ne durumda olduğunu ve neye benzediğini bilmiyordum. Ne ile karşı karşıya olduğumuzu ve biz hastaneye giderken olabilecekleri hiç düşünmemiştim. Babamın eliyle sıkıca bastırdığı havlunun üzerine elimi koydum ve babamdan müsaade etmesini istedim. Edemedi, panik yapmıştı ve şoktaydı. Seslenmemi duymadı. Yalvardığımı duymadı. Beni dinlemedi ve eli oradaydı; hiç çekmedi.

Ardından inatla elini az bir şey kenara ittim ve havluyu yavaşça yana çektiğimde gördüm…

İki kaşının birleştiği yerin yukarısında saçlarının başladığı yerden, sol gözünün altına kadar alnı boydan boya parçalanmıştı. Açılan derisi ikiye ayrılmış, aralarından kafatası kemiği görünüyordu.

Havluyu üstüne kapatıp var gücümle bastırırken gözlerimi kapattım. Önce aklıma sabah kahvaltısındaki konuşmamız geldi; “Akşam maçı alsak ne güzel olur.” demiş, “Mümkünatı yok, Galatasaray şampiyon ben diyeyim.” demiştim. “İnancın yok senin.” diyerek eleştirmişti beni.

İnanç? 

Şimdi neye inanacaktım ki? Neye inanmalıydım? Babamın akıbeti ellerimin arasından akan sıcacık kanıyla birlikte gidiyordu işte… 

Gözlerim kapalı, şoka girmenin eşiğindeyken komşumuz beni uyandırdı. Gözlerimi açtığımda garip bir şekilde sakindim. Kesinlikle sakindim. Ne elim titriyor, ne öfkeleniyor, ne de bağırıyordum. Sanki hissetmiyordum fakat beynimde bulunan bütün sinirlerin, nöronların en mükemmel şekilde çalıştığından adım gibi emindim öyle ki hayatımda hiç olmadığım kadar hızlı bir şekilde hiç olmadığım kadar fazla şeyi aynı anda düşünüp karar veriyordum.

Babamı arabaya bindirirken o sırada evin kapısını kapatan kız kardeşimin ağlayıp hıçkırarak anneme söylediklerini duydum, “Anne babamın kafasına garaj kapısı düştü. Çok kötü kanıyor, hastaneye götürüyoruz.”

Kız kardeşimden telefonu aldım, “Babamı Uzmanlar Hastanesine götürüyoruz. Yol açık olacaktır, çevredeki yoldan gideceğiz. Efe Barış Abi’yi arasın, ameliyathanede o da olmalı. Haluk Abi’ye haber versin ve İlhami Abi’yle iletişime geçsinler. O buradaki Baş Hekime ulaşacaktır. Bana hemen hastanenin telefonunu ver.”

Annemden aldığım numarayı çevirdim,

“Özel Uzmanlar Hastanesi?”

“Ben Burak Beyaztaş. Alnında kaşlarının birleşiminin üstünde, saçlarının çıkmaya başladığı yerden, sol gözünün bitimine kadar parçalanma bulunan 50 yaşında erkek hasta getiriyorum. Kan Grubu 0 rh(+). Açılma üst ana toplar damara yakın bir yerden geçiyor ancak damarda yırtık veya delinme yok. Ancak parçalanma çok derin, deri ikiye ayrılmış durumda ve kafatası kemiği görünüyor. Acil Kapısına getiriyorum anlaşıldı mı? Not aldınız mı?”

“Aldım Burak Bey. Sizi orada karşılayacağız.”

Arkama baktığımda babamın yarı baygın bir şekilde derin derin nefes aldığını, kız kardeşimin ağlayarak yarasına bastırarak dua ettiğini gördüm. Önümüzde bulunan bir kamyonetin yüzünden yavaşlamış, ardında bekleyen araçlar yüzünden küçük bir konvoy halinde ilerliyorduk. Ülkemizde, yanan dörtlülerin ve soluksuz çalan kornanın hiç bir anlamının olmadığını sonradan hatırlayarak küfür ve bağırışlarla ülkenin bir gerçeği olan en anlaşılır dilde kendimize yol açtık ve apar topar hastanenin acil kapısına yetiştik.

Babamı indirdiğimizde bizi kapıda bir beyin cerrahı ve genel cerrah bekliyordu ve direk yaraya bakarak babamı ameliyathaneye aldılar. Yolda aramış olmamın faydası olacak ki, ameliyathane hazırlanmış, her şey ayarlanmış, doktorlar haberdar edilmişti.

Doktorlar kesiğin kaşın üst kısmında bulunan ve kafasına yayılan bazı sinirleri parçaladığını, bundan mütevellit kısım kısım yerlerde artık hissizlik olacağını söyledi. Allah tarafından korunmuş ki, eğer bir milimetre daha içeriden kesilmiş olsaydı, gözüne giden sinirler kesilecek veya gözü komple yerinden çıkacaktı. Ya da hepsinin ötesinde parça kafatası kemiğine isabet etmiş olsaydı kemiği kırıp, beynine nüfus edebilecek veyahut beyinde kalıcı hasar bırakacak bir darbeye sebep olacaktı. Ama olmadı.

Babam bir milimetre daha öne eğilmemişti. Uzanmamıştı. Korunmuştu.

Ben Cuma günü Yalova’ya gelmeyi tercih etmiştim. Haftasonumu arkadaşlarımla Bursa’da geçirmeyi tercih etmemiştim. Mesaiye çağırdıklarında “Bu haftasonu ailemin yanında olacağım.” demiştim. Benim Yalova’ya gitmem gerekmişti.

Neler olduğunu hatırlıyorum. Neler yaşandığını. Ne yaptığımızı ve ne yapıldığını.

Kader’e inanıyorum. Kader bizi bir kapının eşiğine getiriyor ve bizler kararlarımızı vererek başka kapılara yöneliyoruz. Kaderim beni olmam gereken bir kapıya getirdi; Baba ocağıma. Aileme. Ailemin yanına.

Filed under kader ailem